Ömer KÖROĞLU En Büyük Fan Club Sitesi - Yazılı Hikayeler

ÖMER KÖROĞLU FAN CLUB SİTESİ => USTA YAZARLARIN YAZILARI => Konuyu başlatan: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02

Başlık: Pakize Suda Yazıları...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
Aşık Olmaya Hazırmısınız?

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak... Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz... Sokağa fırlayacaksınız... Sokaklar da dar gelecek... Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi... Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü... Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz... Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan... "Önemli olan sağlık." "Yaşamak güzel." "Boşver, her şey unutulur." Siz hiçbirini duymayacaksınız... Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz. Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz... Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz... "Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler başınızı kaldırıp "Ne dedin?" diye sormayacaksınız... Yalnız kalmak isteyeceksiniz... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkisi de yetmeyecek. Geçmişi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak...

Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz... Gittiğiniz yerlere gitmek... Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız. Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız... Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz. Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz... Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz... Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız... Hiçbir şey oyalamayacak sizi... İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren... Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak... Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksiniz. Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler... Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz... Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz...

Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek... Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz... Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla... Yüreğiniz burkulacak... Canınız yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz. Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden... Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz... Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla hiçbir anınızın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek... Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak... Gel gitler içinde yaşayacaksınız... Buna yaşamak denirse...

Razı mısınız bütün bunlara? Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye? O halde aşık olabilirsiniz...


Pakize SUDA
Başlık: Tatildeyim...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
Tatildeyim,
Ama öyle beş yıldızlı otellerden birinde değil. Hani köy evi tarzında olanlar var ya... işte onlardan birindeyim. İnek sesiyle uyanıyorum. Neden horoz sesiyle değil? Zira horozların ötüşü yatış saatime denk geliyor.
Kahvaltıda kara fırında pişmiş köy ekmeğiyle kekikli zeytin, bir de ev yapımı reçeller yiyorum.
Tam istediğim yerdeyim. Hayvanlar áleminde. Kedi, köpek, kaz, ördek, tavuk, kuş, börtü böcek...
Deniz iki adım ötemde. Güneş o kadar yakın değil tabii. Lakin duygu olarak bir karış üstümdeymiş gibi. Yanıyorum. Birazdan kendimi serin sulara atıp ‘‘cozz’’ diye ses çıkaracağım.
Oh! Yüzüyorum. Tek stil kesmiyor. Yan, sırtüstü, kurbağalama, kelebek... Hepsini sıralıyorum. Karşıda küçücük bir ada var; oraya kadar gidip geliyorum.
Avluda mandalina ağaçlarının altında, bembeyaz keten örtülü masalarda zeytinyağlı Ege yemekleri yiyorum. Her yanı begonviller sarmış. Bir yerlerden hanımeli kokusu geliyor. Bu kadarına yürek dayanmaz, teker teker gelin diyesim geliyor.
Gün batımında şarap, balığın yanında rakı içmenin çok hoş olacağını biliyorum. Lakin içemiyorum. İkisinin yerine de kola içip işi bilenlerin keyfini kaçırıyorum. Ve kola lezzetinde ama kafayı bulduran bir içkinin icat edilmesini bekliyorum. Ama içimi kolay olunca bardakları arka arkaya devirirsem sonum ne olur bilmiyorum.
Pirinç karyolada uyuyorum. Bembeyaz çarşaflar bazen fesleğen, bazen portakal, bazen lavanta kokuyor. Odam deniz görüyor. Haliyle ben de görüyorum. Televizyon yok, gazete yok. Telefonum kapalı. Dünyadan habersizim. Bilgim, gözümün seçebildiği uzaklıkla sınırlı. Misal şu anda:
Denizde iki sevgili oynaşıyor. Bir kuş, bir ağacın dalından kalkıp öteki ağacın dalına konuyor. Otelin sahibi, tavukların yumurtalarını toplamış geliyor. Kedi sağ ön patisiyle sağ kulağını kaşıyor. Bundan gayrısından haberim yok.
Hani yani... Olsaydı ne güzel olurdu diyorum. Lakin nerede o günler? İstanbul'da oturup duruyorum. Karşıdaki apartmanların bütün dairelerinin perdeleri örtülü. Sokakta park etmiş tek bir araba yok. Hadi abartmayayım, hemen hemen diyeyim. Her neyse...
Hepinize iyi tatiller sevgili komşularım. Gözünüz arkada kalmasın, ben mahalleyi bekliyorum.
Pakize Suda

Başlık: Bir Öykü...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02

Bir okurum ilk gençlik yıllarından bir anısını anlatmış bana. Öykü tadında. Çok duygulandım. Onun için hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım bugün; bu köşeyi ona ayıracağım.

************************************************************

‘‘Sanırım 13-14 yaşlarındaydım. Bir magazin dergisi almıştık arkadaşlarla. Zamanın ünlü yıldızlarının boy boy resimlerini mercek altına alırdık. Parasını ortaklaşa verdiğimiz derginin içindeki yıldızların resimlerini hakça paylaşırdık.

Herkes gibi ben de bir yıldız beğenmiştim ve sayfayı itina ile kesip almıştım. Onu odamın sol duvarının tam ortasına, iri bir raptiyeyle asmıştım.

Her odama girişimde bu güzelle mutlaka göz göze geliyorduk. Ona öyle alışmıştım ki bazen uykumdan uyanır, 40 mumluk armut lambamı yakar, ona hayran hayran bakardım. Güzelliği tarifsizdi. Hatta onu odama gelen arkadaşlarımdan kıskanarak üzerini kapüşonlu montumla kapattığım olurdu. Onu haftada en az bir kere, nemli bezle itinayla silerdim.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamıştı. Ona öyle áşık olmuştum ki, Allah'tan tek dileğim onu canlı görebilmekti. Günlerce düşündüm, fikirler ürettim. Derken aklıma cin gibi bir fikir geldi. 'Babam istiyor' diye bir Almancı'nın eşi olan teyzemden, 500 lira aldım. İstanbul otobüsünün 2 numaralı koltuğuna 80 liraya bilet kestirdim.

Yirmiiki saat yolculuktan sonra Topkapı Garı'na inmiştim. Mart soğuğunun ve çekingenliğimin verdiği büzülmüşlükle Beyoğlu'na nasıl gideceğimi bir tükürük köftecisine sordum.

Artık Beyoğlu'nun Yeşilçam Sokağı'ndaydım ve çok mutluydum. Çünkü ona çok yakındım, yani öyle hissediyordum.

Önce o sokağı boydan boya pür dikkat gezdim. Bir ara gözüm bir tabelaya ilişti. Orta boyda, oldukça dandik yazılmış 'Artistler Kıraathanesi.' Bir nefes koştum, içeri girmeye çalıştım. Kapı camının arka yüzünde sokağa bakan bir yazı vardı, 'Artist olmayan giremez.'

Camdan bir müddet baktım. İçeride filmlerde gördüğüm figüranlar vardı. Hatta rahmetli Erol Taş da. Kalp atışlarımın arttığını hissettim. Çünkü ona çok yaklaştığımı düşünüyordum. Şimdi şu köşeden çıkagelecek diye bir his vardı içimde.

İlk gün akşam olmuştu. Sirkeci'de kaldığım bitli otel ile Beyoğlu arasında her gün mekik dokuyordum. Yaklaşık bir hafta böyle geçtikten sonra, bir baktım ki cebimde Trabzon'a gidecek bir bilet parası kalmış.

Çok üzgündüm. Onu görememiştim. Yeni çareler arıyordum. Aklıma bir iş bulup çalışmak geldi. Birkaç girişimden sonra benim gibi tüysüze kimsenin iş vermeyeceğini anlayınca, son çare memlekete dönmek oldu.

Topkapı Garı'ndan biletimi aldığımda cebimde 150 kuruş kalmıştı. Yirmi iki saat yemek yemeden yolculuk yaptım. 'Çaylar şirketten' molasında yirmi bir şekerle kıtlama bir çay içtim.

Açlık grevinden yeni çıkmış gibi eve vardığımda, babamın öfkesini bir gözünün Rize'ye, bir gözünün Giresun'a bakmasından anladım. Anamın sıcak lahana çorbasını içtikten sonra odama gittim. Kapüşonlu lacivert montumun iç cebinden, aylarca itinayla sakladığım resmi çıkardım. Uzun uzun baktım, ikiye katladım, ortadan yırttım. Bir daha katladım, bu kez çok zor yırttım. Pencereyi açtım, olanca gücümle fırlattım.

Adeta beyaz kelebekler gibi bir sağa bir sola uçuştu aylardır cebimde gezdirdiğim prensesin resmi. Ardından dolu dolu gözlerle bakarak, 'Elveda PAKİZE SUDA' dedim.’’

****************************************************************************

Bugüne kadar çok mektup aldım ama, ‘‘Beni En Çok Duygulandıranlar’’ sıralaması yapmam gerekseydi bu ilk beşe girerdi. Aslında ‘‘İlk sıraya yerleşirdi’’ diyeceğim ama, yaşadıkları bir sürü trajik olayı bana yazmış olanların, ‘‘Kadını en çok kendisine hayran olunması duygulandırmış’’ diye ayıplamalarından korkuyorum.

Adını yazmayı unutmuş olan sevgili hayranım ve okurum!

Beni hálá görmek istiyorsan gel!

Ama Yeşilçam'a değil, İkitelli'ye.

Pakize SUDA

Başlık: Erkekler Ağlamaz...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
''Erkekler aglamaz.''

'Erkekler korkmaz.''

''Erkekler kari gibi gülmez.''

Derken ortalik dul kadindan geçilmiyor. Zira zavalli erkekler genÇ yasta Hakk'in rahmetine kavusuyorlar.
Siz hiç kapi komsusuna sabah kahvesine gidip karisini çekistiren

erkek gördünüz mü? Fare görünce bagiran? ''Bu ara sinirlerim zayif''

deyip habire aglayan?
Oysa onlar da kadinlarla ayni duygulara sahip olarak geliyorlar

dünyaya. Lakin daha ilk gün ayaklarina mavi patik giydirmek

suretiyle ''Agir ol bakalim!'' diyoruz.
''Ne alákasi var mavi patikle?'' demeyin. Mavi soguk ve ciddi bir
renktir.
Kime isterseniz sorun. Ve katiyen tesadüf degildir o patiklerin

rengi. Düsünülmüs, tasinilmis, seçilmistir. Ayaga giydirildigi anda

kulaga sunlar fisildanmis demektir: Sen erkeksin.
Erkek olmanin gerekleri vardir. Ömrünün sonuna kadar bunlari yerinE getirmekle yükümlüsün. Ömrünün süresi ise çatlama kat sayina bagli.
Içine ata ata ne kadar yasayabilirsen artik. Bize sorarsan pek uzun

sürecegi kanaatinde degiliz.
Dikkat edecegin husus, en dramatik hallerde bile mavi patikli oldugunu Unutmamandir.

Misal, Asık oldun. Sakin belli etme. Birak karsindaki yansin tutussun.

Sen agir ol. Molla desinler yeter ki Asık demesinler.
Misal, Sevgilinden ayrildin. Sakin aglayip sizlama. Yine birak
karsindaki yikilip sürünsün. Gözyasi dedigin kadin kismina yakisir. Zaten senin

gözyasi bezlerin mavi patik operasyonuyla alinmis bulunuyor.
Misal, Eve hirsiz girdi. Karinla yataktasiniz. Tikirti duydunuz ya

da hirsizla burun buruna geldiniz. Kim bogusacak adamla? Bak bakalim
karinin ayaklarina! Ne renk patikleri? Pembe. Ya hirsizinkiyle seninki?

Mavi.Kural, Mavililer bogusacak. Pembeliler bagiracak. Herkes görevini bilsin.
Ta dogumhanede yapildi bu is bölümü.
Misal, Esinle kavga ettin. Ne yapacaksin? Hiç. Isine gidip hiçbir sey olmamis gibi çalisacaksin. ''Ay Ismail çok sinirim bozuk,

benimki sabah sabah anneme laf etti'' diyemezsin. Karin o esnada

telefonun basinda,bir sigara ve bir kahve esliginde
arkadaslarina seni çekistiriyor olabilir. Olsun. Onun mazereti var,>

patikleri pembe.

Misal, Evde aniden bir böcek peydahlandi. Kim gidecek üstüne? Tabiiki sen. Zira karinin gitmesi hiçbir ise yaramaz. Böcek renk körü mü?
Maviyle pembeyi ayiramaz mi? Ve sorarim sana, hangi böcek pembeden korkar?>

Tam tersine aska gelip karinin üzerine tirmanmaya bile kalkisabilir.
Ama mavi... Birrrrr.
Misal, Savasa gidilecek. Kim gidecek? Tabii ki Mehmetçik. Sen hiç
''Vatan sagolsun'' diye bagiran Aysecik gördün mü? Benim bildigim Aysecik

kameranin karsisinda ''Size baba diyebilir miyim amca?'' diyordu ve

hatirladigim kadariyla omuzunda tüfek falan da yoktu.
Diyecegim, Mavi patikli olmak zor zanaat.

PAKIZE SUDA

Başlık: Çıplak Değiliz Hiç Birimiz...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
"Çıplak değiliz hiçbirimiz!"
Ne zaman soyunacağız?
Hepimiz biliyoruz ki hiçbir zaman.
Sahtekár geldik sahtekár gideceğiz. Yok, ömrümüzün ilk birkaç yılında iyiydik. Önce yürümeyi, sonra konuşmayı, hemen ardından anasının gözü olmayı öğrendik. Öğreniş o öğreniş.
İşin komik yanı, herkes şikáyetçi bu durumdan. Ama kimsenin öncü olmak gibi bir niyeti yok.
Olsa ne olacak ki? Farkına bile varılmaz. Kim nasıl ayıracak gerçek çıplağı sahtesinden? Herkes oynuyor. Arada kaynayıp gidecek.
Boşverin o zaman. Devam edelim kat kat giyinmeye.
Seviyorsak belli etmeyelim.
Sevmiyorsak seviyor gibi yapalım.
Zaaflarımızı çaktırmayalım.
Derdimizi anlatmayalım.
Beklentilerimizi açık etmeyelim...
Bir gün kullanırlar korkusu.
Bir gün kullanırım hesabı.
İşte bütün mesele bu.
Bütün ilişkilere yansıyor. Belki de en saf gibi görünen ana- evlat ilişkisine bile. En azından evlatlarda sıfır değil.
***
Hayvan diyoruz ya hakaret etmek için... Aslında ne kadar hayvanlaşırsak o kadar normalleşiyoruz galiba.
Kedilere yemek veriyorum, yine de elimi tırmalıyorlar. Yalakalık yok yani. Mecbur hissetmiyor kendini elimi yalamaya. Ne kaz gelecek yerden tavuk esirgememe, ne de köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme gibi bir eğilimleri var.
Ha, diyeceksiniz ki ''Hayvanlar da birbirini yiyor''. Evet. Ama hiç olmazsa kimden korunacaklarını biliyorlar. Karaca mesela... Kaplana rastladı mı biliyor ki gidicidir...
Ben ne bileyim kimdir kaplan? Aslanı, kaplanı, kurdu, hepsi aynı kılıkta.
Siz ayırabiliyor musunuz dostunuzu, düşmanınızı?
Kim sever sizi gerçekten?
Kim dert edinir derdinizi?
Kim kazar kuyunuzu?
''Ayırabiliyorum'' demeyin bana. Habire yaşadığınız hayal kırıklıkları ne o zaman?
***
''Birinden ağzı yanmış'' diyorsunuzdur şimdi.
Vallahi değil. Yeni bir şey yok.
Hafızam beni yanıltmıyorsa iki sene kadar önce de benzer bir yazı yazmıştım. Bilmiyorum, belki de aklımdan geçirmiştim, emin değilim.
Diyeceğim, demek zaman zaman bir öğürme geliyor bana.
Bir de kaçıp gitme isteği. Ama nereye? Dağın başına gitsem orada da bir kurnaz tilki gelir bulur.
***
Netice olarak.
Hesap kitap.
Tezgáh.
Plan.
Kurnazlık.
Sevgisizlik.
Kandırmaca ile örmüşüz anayurdu dört baştan. Yapacak bir şey yok. Bu çarkın içinde dönüp duracağız. Sağlıklı insan olmanın şartı da diyebiliriz buna.
İtiraz edene iyi gözle bakmıyorlar.
Sosyal hayata uyum sağlayamama gibi bir teşhis bile koyabilirler. Tıpta benim bilmediğim fiyakalı bir ismi vardır elbet.
Neyse, benim sağlığım yerinde sayılır çok şükür.
Ara sıra öğürdüğüme falan bakmayın, tam olmasa da kısmen uyum içerisindeyim.
Ama hepimizi geren bir tarafı da var tabii bu durumun. Kolay değil, yani sabahtan akşama sahtekárlık. Hepimiz stresten çatlıyoruz haliyle.
Neyse ki stresle başa çıkmanın yüzlerce yolu, bu yolları öğreten onlarca kitap var. Derdi veren Allah dermanını da verirmiş. Bu da onun gibi bir şey işte. Önce ger kendini, sonra gevşet. Dert de bizden derman da.
Pakize SUDA
Başlık: Hayat İlaç Gibidir...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
Sevgilinize onu çok sevdiğinizi belli etmeyeceksiniz. İlişkinizin selameti açısından. Hani sevildiğinden artık emin olduğu an çeker gider ya insan... A, bilmiyor musunuz? Vallahi öyledir, dikkat edin bakın.

Onun için bendini çiğneyip aşsa bile sevginiz, belli etmeyeceksiniz. Hepten gizleyin demiyorum tabii, bir miktar göstereceksiniz, yoksa yine çeker gider.

***

İşyerinizde çok çalışkan olmayacaksınız. Her işi yıkarlar üzerinize. E, tembel de olmayacaksınız. Kapıya konmayacak fakat tez günde hurdaya da çıkmayacak, orta yolu bulacaksınız.

***

Arkadaşlıklarınızda ne habire verecek, ne habire alacaksınız.

***

Ne tokatınız ensesinde olacak çocuklarınızın, ne de enseye tokat şeye parmak durumunda olacaksınız. Bir ölçek ana baba, bir ölçek arkadaşlık.

***

Çok akıllı olmayacaksınız. Gerçi insanın elinde değil ama belli etmeyeceksiniz. Kimse kendinden akıllı olanı sevmez. Fakat akılsızı da sevmezler. Bilmiyorum ne yapacaksınız.

***

Çok güzel olmayacaksınız. Elálemi çatlatıp düşman kazanmanın size bir faydası olmaz. Fakat sizi yok sayacakları kadar çirkin de olmayacaksınız. İkisinin ortasında bir yerde olmanız hem sizi hem arkadaşlarınızı mutlu eder.

***

Çok zengin olmayacaksınız. Herkesin gözü kalır, güle güle harcayamazsınız. Hele bizim memlekette... Korumasız pencereden bile bakamazsınız vallahi. ‘‘Parasız adam lüzumsuz adam’’ inanışının muhatabı da olmayacaksınız. En iyisi zengine yakın orta halli olmak.

***

Çok iyi olmayacaksınız. Tepenize binerler. Çok kötü de olmayacaksınız. Korkutur, saydırırsınız ama sevdiremezsiniz kendinizi. Bu hususta pek zorlanacağınızı sanmıyorum, herkes biraz iyi biraz kötüdür zaten.

***

Çok başarılı olmayacaksınız. Gerçi olsanız da tez günde alaşağı ederler ama yine de siz ‘‘az kuru’’ misali ‘‘az başarı’’yı tercih etmek suretiyle insanlara iş çıkarmayacak bir yerde dursanız iyi olur.

***

Çok yemeyeceksiniz. Obez olursunuz. Fakat az yerseniz de bunca nimete yazık, günah, ayıp olur. Neyse ki ne kadar yiyeceğimiz hususunda kafa patlatan dev uzman kadrosu 24 saat işbaşında.

***

Uzatmayayım, her şeyin bir dozu var. Ne altında kalacak, ne üstüne çıkacaksınız. Velhasıl ömrünüz doz ayarıyla geçecek. Kısaca ‘‘Hayat ilaç gibidir’’ de diyebiliriz.


 Pakize SUDA
Başlık: Kim Bilir Belki...
Gönderen: ÖmerKöroğlu - Mart 22, 2006, 02
Kasaba esnafından biri olmalıydı kocam.

Akşam, güneş batmadan dükkánını kapatıp eve gelmeliydi.

Evimiz mümkünse bahçeli olmalıydı. Yaz akşamları sulayıp serin serin oturmalıydık.

Ben, orta boylu tıknazca, ev hanımı olmalıydım.

Cinsiyeti önemli değil, eli ayağı düzgün iki çocuğumuz olmalıydı.

Derslerine yardım etmeye yetecek eğitimim olmamalıydı.

Ama ara sıra ''Dersinizi bitirdiniz mi?'' diye sormalıydım.

Daha çok üstleri başlarıyla...

Yedikleri içtikleriyle...

Öksürükleri, aksırıklarıyla ilgilenmeliydim.

Yavaştan yavaştan çeyizlerini düzmeliydim.

Her ayın 15'i kabul günüm olmalıydı. Ellerime sağlık, kekler, poğaçalar yapmalıydım. İnce belli bardaklarda çaylar ikram etmeliydim.

Sabahları hırkamı omzuma alıp komşuya kahve içmeye geçmeliydim.

Patlıcan, biber kızartmalı, reçel kaynatmalıydım.

Akşamları özene bezene sofrayı kurmalıydım.

Kocam ajansı dinlerken ben lafa girmeliydim, o, ''Sus hanım "bi dakka''
demeliydi.

Böyle dese de beni çok sevmeliydi.
O uyuklamalı, ben bulaşık yıkamalı, çocuklar ders çalışmalıydı.

Bazen akşam oturmasına komşular gelmeliydi. Öyle Haremlik selamlık gibi değil ama kadın erkek ayrı oturmalıydık.

Erkekler memleketi kurtarırken biz bütün kasabayı Dilimizden geçirmeliydik.

Herkes birbirinin kocasına, karısına ''Falanca Bey'', ''Filanca Hanım''
diye
hitap etmeliydi.

Yanlışlıkla bacağımız, göğsümüz biraz açılıverse Yüzümüz kızarmalı, hemen toparlanmalıydık.

Kocam kırk yılda bir, bir tek atmalı, neşelenip bir hicaz şarkı mırıldanmalıydı.

Şehvetten uzak şefkate yakın bir cinsel hayatımız olmalıydı.

Gözümüzü birbirimizde açmış olmalıydık, öyle de sürüp gitmeliydi.

Harama uçkur çözmemeliydik.

Zaten etrafımızda evli barklı komşularımızdan başka kadın olmadığından...

Dükkánda çelimsiz çıraktan gayrı, öyle sekreter falan çalışmadığından...

Ortalıkta gidilecek bar mar bulunmadığından...

Mankenler bizim kasabaya uğramadığından...

Ve de kocam, efendi bir adam olduğundan beni aldatamazdı.

* * *

Tamam, abarttım biraz. Belki de böyle bir aile yapısı örneği Kalmamıştır artık.

Ama, acaba diyorum... Buna benzer bir hayat tarzı beni daha mutlu eder miydi?

Kendim de dahil uçuk kaçık insanlardan gına geldi artık.

Normalliği özlüyorum.

Özgürlüğün tadını çıkaralım derken suyunu çıkardık galiba.

Herkes çok zeki, çok akıllı, çok bilgili, çok şu, çok bu.

Ve de çok mutsuz. Depresyona giren girene.

Çokbilmişliğin kimseye bir faydası yok galiba.


Pakize SUDA

Başlık: SENİ SEVİYORUM
Gönderen: Melisa - Mayıs 18, 2006, 10
Sevgili gençler bugün sizden bir şey isteyeceğim.Sakın kimseye ''Seni seviyorum'' demeyin.Lütfen. Kullanmayın artık bu sözü. Başka bir şey deyin birbirinize onun yerine. Duygularınıza daha denk düşen bir şey... Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz. Ne de olsa sizin duygularınız. Hayır, içini dolduracaksanız ''Seni seviyorum''un, bir diyeceğim yok.Ama umudum da yok.''Seni seviyorum'' öyle ''Kendine iyi bak'' gibi bir söz değildir.Laf olsun diye söylenen.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde hakkını vereceksiniz.Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım. Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz onu daha çok görmek uğruna.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, elini tutmak da önemli olacak başka şeyler kadar.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ''Sevgilimsin'' de demiş olduğunuzu bileceksiniz.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, onu özleyecek, düşünecek,merak edeceksiniz.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, onun gözü telefonda (evet, cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ona sürprizler yapmayı, ufak hediyeler almayı ihmal etmeyeceksiniz. Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa, yazacaksınız da.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, şarkıdaki gibi, ellerinizde çiçeklerle kapısında bekleyeceksiniz.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama hiç olmazsa yarın, öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, aynı zamanda Free takılalım'' da diyemeyeceğinizi bileceksiniz.Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde, o aşktan söz ederken siz ''Ben almayayım,demeyeceksiniz. Nasıl?Çok mu zor? Fazla mı zahmetli?İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyor arkadaşlar.Sevmeyince ''iş'' gibi geliyor bütün bu saydıklarım.O zaman ''Seni seviyorum'' demeyeceksiniz. Bu kadar basit. Bir gün farkında olmadan bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar.Şimdi ''Ne var bunda? Keşke herkes birbirine bolca 'Seni seviyorum'dese' diye düşünenler olacaktır. İyi. O zaman birbirini gerçekten sevenler yeni bir söz bulsunlar söyleyecek. ''Seni seviyorum'' orta malı olsun. Zaten oldu olacağı kadar.
PAKİZE SUDA


Başlık: Mutluluklar Dilerim
Gönderen: tubi - Haziran 30, 2006, 02
Kitaplar Erkek Defterler Kız

OKULLA ilişkinizi keseli kaç yıl olursa olsun bu dünyadan göçüp gidinceye kadar ucu size değmeye devam edecektir.

İşte mesela yarın yeni bir öğretim yılı başlıyor. Hazırlıklı olun!

İki tabaka mavi, iki tabaka kırmızı kaplama káğıdı alın, kız bebeklere pembe patik, erkek bebeklere mavi patik misali kitaplarınızı mavi, defterlerinizi kırmızı káğıtla kaplayın!

Sahi, bana hep kitaplar erkek, defterler kız gibi gelmiştir. Bizim kuşağın annelerinin genellikle babalardan daha az okumuş, daha kendi halinde, daha iddiasız olmasına karşılık, babalarının, arkadaşlarıyla siyaset, ekonomi, dünya meseleleri falan konuşan taraf olmasından mı artık... Boş defterleri kız, her sayfası yazı, resim dolu kitapları erkek olarak bellemişimdir.

Feministler kızacak şimdi ama bu bir çocuk aklı... Hem belki de kitaplar daha ciddi yüzlü, defterler daha cıvıl cıvıl olduğu içindir. Daha da rahatlamak istersek... Kitapların sabit fikri, statükoyu, defterlerinse yeniliklere, öğrenmeye açık oluşu temsil ettiğini düşünmüş olabilirim.

Nesneleri dişi-erkek diye ayırmak saçma mı geldi?.. Gelmesin. Benim icadım da değil zaten. Türk müziği sazlarında bile var. Klarnetin ‘erkek saz’ olduğunu biliyor muydunuz mesela... Ses olarak önde olduğu için... Buradan hareketle erkeğin kadından daha çok sesinin çıktığını anlamış oluyoruz. Tabii ki volüm olarak. Yoksa bir klarnetin aralıksız ne kadar süre sesi çıkabilir... En uzun nefes, sürse sürse ne kadar sürer... Oysa mesela udu tın tın tın aralıksız sonsuza kadar tıngırdatabilirsiniz. Bilmem anlatabildim mi...

* * *

Hakikaten laf lafı açıyor... Ne diyordum ben? Ha, defterlerinizi, kitaplarınızı kaplayın, etiketlerinizi yapıştırın, kokulu kokusuz kalemlerinizi, silgilerinizi tedarik edin... Diyecek değilim elbet.

Aslında keşke şimdi yapıyor olsak bütün bunları. O zamanlar tadını tam çıkaramamıştık. Ben şahsen oflaya poflaya yapardım o kaplama işini falan. Okula da oflaya poflaya giderdim zaten.

Öğrenim çağını ileriki yaşlara çekmek en doğrusu aslında. Aklı oyunda, aşna fişnede, derslerden başka her yerdeyken alıp okula tıkıyorlar insanı... Oysa 30’dan, 40’tan sonraya alacaksın okuma işini. Durup oturduktan sonraya. Sindire sindire öğrenecek adam...

Ben mesela şimdi oramda buramda birtakım arazlar başlayınca biyolojiye neden yeteri kadar çalışmadığıma hayıflanıyorum. İyice belleseydim dolaşım sistemini, boşaltım sistemini... Şimdi olsa, yutarım vallahi.

Tarih deseniz... İhtiyarlar habire geçmişten söz etmeye bayılıyorlar. Onlara tarih okutmanın tam zamanıdır işte!

‘Giderayak öğrenmenin ne faydası var?’ demeyin. İnsan ömrü uzuyor. 150 sene yaşayacaksak öğrenim görme yaşı bal gibi de 40’lı yaşlara alınabilir.

İpin ucunu kaçırdım. Ben ‘Hazırlıklı olun’ derken, ‘Yarın okul servis araçları trafiğe çıkıyor, sinir sisteminizi hazırlayın’ demek istemiştim. Mevzu buydu.

Pakize Suda

Gönderen: Haziran 27, 2006, 05:38:51 ÖS
Mutluluklar Dilerim


Mutluluğun formülü bulunmuş. ‘‘Şükür buna da yetiştik’’ dedim okuyunca.

P+(5xE)+(3xH)

Beş adet orta boy enginarla üç adet iri havucu ve bir pırasayı doğrayıp kaynamakta olan suya atın. İki taşım kaynattıktan sonra süzün, mikserden geçirin, bir kaba koyun. Sabahları aç karnına birer tatlı kaşığı yiyin. Ondan sonra mutluluğu seyreyleyin.
‘‘Bunun gibi bir şey olmalı’’ diye düşünmeye devam ederken altını okudum haberin. Ve mutluluk başka bahara kaldı yine.
Bu da enteresan bir laftır. Başka bahara kalması şunun bunun. Neden yaza kışa değil de bahara?
Neyse laf lafı açmasın şimdi.
Mutluluğun formülü var var olmasına da öyle hap haline getirilip ağızdan verilmiyor maalesef.
İş yine size düşüyor. Ama sakın gözünüz korkmasın, iş dediysem elinize alet edavat alıp çalışacak değilsiniz.
Yapacağınız şey çok basit.
Bir, dünyaya olumlu bakacak, başarısızlıklarınızdan üzüntü duymayacaksınız.
İki, dışa dönük, enerjik, esnek olacaksınız.
Üç, sağlığınız yerinde, paranız cebinizde, kendinize güveniniz tam olacak.
Dört, kendinizi iyi tanıyacak, hayatınıza yön verecek aktivitelerde bulunacaksınız.
Nasıl? Kolay değil mi?
Bakın bu formülün bir iyi tarafı da sırf size yüklenilmemesi. Bir nevi iş bölümü yapılmış.
Mesela, yakınlarınız istediğinizde size destek verecekler.
Mesela, tuttuğunuz takım bütün maçları alacak,şampiyon olacak.
Mesela, partneriniz şahane sevişmeler yapacak.
Tabii siz de yeri geldiğinde onların mutluluğuna katkıda bulunacaksınız. Kısaca ‘‘imece usulü
mutluluk’’ da denilebilir.
*
Başka bahara dedim ama, içimi bir sevinç kapladı. Daha şimdiden mutlu sayılırım. Kavradım zira formülü. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir artık.
Kavrayamadığım bir şey kaldı, o da şu: İngiliz psikolog bunu nasıl oluyor da yeni bir şeymiş gibi ortaya koyuyor?
Şimdi ben de yarın ‘‘Yürümenin formülünü buldum, önce bir ayağınızı sonra öteki ayağınızı öne atınca yürümüş oluyorsunuz’’ diye ortaya çıksam...

Pakize Suda
Başlık: YALANINIZ NE RENK
Gönderen: Melisa - Temmuz 04, 2006, 05
Her akşam gün boyu söylediğimiz yalanların bir dökümünü yapmaya kalksak.Bilmiyorum yazacak bir şey bulamayan biri çıkar mı? Kendimize de yalan söyleme adetimiz olmadığını farz ediyorum tabii.Fakat sorulduğu zaman herkesin cevabı aynı:"Hiç yalan söylemem, söyleyeni de sevmem!"Bir aylık dergi ünlülere sormuş meselá...Sonuç: Sürpriz yok.Kimse yalanı sevmiyor!Ama "Hiç yalan söylemem" demenin en büyük yalan olduğu herkesçe bilindiğinden bir-iki ufak yalandan bahsediliyor. Ayıp olmasın diye.Ve hepsininki bir daha ömür boyunca tekrarlanması istenmeyen kötü birer anı adeta! Trafik kazası gibi bir nevi!Zaten hepsi çocuklukta söylenmiş. Bakkaldan sakız çalıp "ben çalmadım" demek gibi. Ya da okulu kırıp sinemaya gitmek falan.Yetişinlikte ise kimsenin siftahı yok çok şükür.Daha doğrusu, var da onlar yalan sayılmaz!Hepsi "pembe" çünkü.İnsanoğlu her şeyi kategorize ederken yalanı atlayacak değildi elbet. Onu da "pembe", "beyaz" falan diye ayırmış.Aslına bakacak olursanız hepsi bu kadar. "Siyah yalan" yok meselá. Kimse söylemediğinden zamanla yok oldu herhalde bu kategori!Peki nedir pembe yalan?Televizyon karşısına yayılmış maç seyrederken "toplantıda" dedirtmek meselá, pembe yalan oluyor."Vallahi seni hiç aldatmadım" da öyle.Karşıdakini enayi yerine koymak az şey değil gerçi ama bu, yalanı en fazla birkaç ton koyulaştırıyor."Koyu pembe yalan."Kadınların erkeklerden bile bile duymak istedikleri yalanlar var meselá bir de. Karşı taraf geçit verdiğinde "Yeşil yalan" olabilir bakın bunlar!Aslında oturup yalanlarımıza uygun renk bulmak eğlenceli bir iş olabilir."Hiç yalan söylemem" misal..."Patlıcan moru" uygun mudur sizce?Benim esas fikrimi sorarsanız, "Yalan gereklidir" derim.Hayatı kolaylaştırır.Vallahi ciddiyim.Tamamen vazgeçin isterseniz... Deneyin bir... Bakın nasıl sarpa sarıyor işler.Diyeceğim bu kadar aşağılamayalım yalanı arkadaşlar!En büyük kurtarıcımızdır o.Olmazsa olmazımızdır.Hem sonra doğru dürüst yalan söyleyebilmek herkesin harcı değildir. Zeká gerektirir. Yani ortada önü sonu iyi hesaplanmış, baba bir yalan varsa zeká da var demektir.Vallahi hálá ciddiyim.
Pakize SUDA
Başlık: Ahh Kadınlar... [Pakize Suda]
Gönderen: iNGiÇ - Temmuz 14, 2006, 05

Bütün kadınlar birbirlerini rakip olarak görürler. Birbirlerini kıskanmaları için ayni meslekten olmaları ya da menfaatlerinin çatışması falan şart değildir. Ortalıkta kendilerinden başka kadınların da dolaşıyor olması, kıskanmaları için yeterli bir sebeptir. Yolu kadınların görev yaptığı bir yere, örneğin bir banka şubesine düsen bir kadın, gördüğü muameleden bunu
şıp diye anlayabilir.

Bütün kadınların mutlaka koşulacak şartları vardır. 'seninle evlenirim ama...', 'dediğini yaparım ama...'

Nedense bütün aşk şiirleri, en duygulu şarkı sözleri hep erkekler tarafından yazılmıştır, çok duygulu oldukları söylenen kadınların bu sırada ne yaptıkları merak konusudur. Bence kadınlar o sırada diğer kadınları incelemekle meşguldürler. 'ne giymiş, ne takmış, benden güzel
mi? Vs'

Erkekler (eğer ruh hastası değillerse) eşlerini çok yakın arkadaşlarından, akrabalarından, yani olur olmaz herkesten kıskanmazlar. Oysa kadınlar, hiç ayırım yapmaksızın, ömür boyunca, istisnasız her dişiden kıskanırlar kocalarını.

30 yaş büyük bir kadınla, sırf parası için evlenen pek az erkek vardır. Buna karşılık etraf, babası, hatta dedesi yaşında, ama mutlaka zengin erkeklere aşık olan (!) kadınlarla doludur.

Hiç bir kadın çalıştığı yerde üstünün kadın olmasını istemez. Vallahi bunu ben söylemiyorum, anketler öyle diyor.

Erkekler kadınlardan ilgi, şefkat, sevgi dışında pek bir şey beklemezler. Kadınlara bunlar asla yetmez, ilâve olarak iki bilezik, bir yüzük gerekir çoğu zaman.

Gelin-kaynana çekişmesinin fıkralara geçtiği ülkemizde hiç damat-kayınpeder çekişmesine tanık oldunuz mu? 'Elti gemisi yürümez' diye bir söz vardır da neden bacanaklar için söylenmiş benzer bir lâf yoktur?

Evli kadınla ilişkiye giren çok az erkek vardır. Buna karşılık evli erkekle hiç düşünmeden ilişkiye giren kadın sayısı, benim bildiğim, gördüğüm, duyduğum kadarıyla bir hayli kabarıktır.

Erkekler bir araya geldiklerinde işten, politikadan, futboldan bahsederler genellikle. Kadınlar bir araya geldiğinde ise vay o anda orada olmayan diğer kadınların hâline!

Eşlerinden, 'yorgunum', 'başım ağrıyor' bahanesiyle mümkün olduğunca kaçan kadınlar, ortaya ikinci bir kadın çıktığı zaman âniden kocalarını çok sevdiklerini (!) fark ederler.

Kocası tarafından aldatılan kadınlar genellikle boşanmak yerine, bir çocuk daha yapmayı tercih ederler. Tersi durumda ise erkekler kadınlar kadar akıllı olmadıkları için bunu gurur meselesi yapar ve kadını hemen boşamaya kalkarlar.

Kadınlar evde akşama kadar istedikleri gibi yaşarlar. Ne karışanları ne de görüşenleri vardır. Erkeklerin ise akşamdan akşama geldikleri evlerinde pek de özgür oldukları söylenemez. Kendilerine durmadan oraya oturmaması, sigarasının külüne dikkat etmesi, ayakkabısını çıkarması hatırlatılır.

Kadınlar akşama kadar kocalarının bilgisi dışında istedikleri arkadaşlarını misafir ederler. Oysa hiç bir erkek karısından izin almadan eve bir erkek arkadaşını getiremez. Hatta izin alarak bile.

Kadınlar her istediklerinde eşlerinden izin almadan annelerini ziyaret edebilirler. Erkekler ne haberli, ne habersiz, yanlarında eşleri olmadan asla annelerine uğrayamazlar.

Kadınlar bütün ilişkilerinde hesap kitap içindedirler. Asla şeffaf değildirler. Hoşlanırlar, hoşlanmaz gibi davranırlar, isterler, istemez gibi yaparlar. Eşleriyle sorunlarını çözmede bedenlerini silâh olarak kullananlar bile vardır. Vücutlarını göstermeye bayılırlar. Açık, dar,
şeffaf, kısa giyerler. Sonra da 'neden bakıyorsunuz? diye sinirlenirler. Aslında amaçları baktırmaktır, ama bunu asla kabul etmezler, özgürlükten, rahatlıktan, medeniyetten falan söz ederler.

Nereden biliyorsun, derseniz ben de kadınım oradan biliyorum.
NOT: İstisnalar kaideyi bozmaz. (Bence de bunu okuyan bütün kadınlar kendini istisna olarak kabul edecektir.)

Pakize SUDA
Başlık: O türküler yalan!
Gönderen: kiymetlim - Ocak 26, 2007, 11
Daima birileri birilerinden şikáyet ediyor.
Trafikte mesela...
Siz öndeki arabaya küfrederken arkadaki de size küfrediyor.
Kırmızıda geçene çok kızıyorsunuz...
Neden?

O anda ucu size dokunuyordur da ondan. Yoksa kurallara uymadığından değil. Zaten sizin de ışık falan taktığınız yok pek...

Manav kesekáğıdına iki de çürük elma sokuşturduğunda köpürürken az önce kendi işyerinde birilerini kazıklayıp geldiğini düşünen yok. İnsanın kendi tükürüğünden iğrenmemesi gibi bir şey herhalde bu.

* * *

Ben herkese yapayım ama kimse bana yapmasın!
Karımı aldatayım mesela... Ama o beni asla aldatmasın!
Ben benim altındakilerin hakkını yiyebilirim, lakin benim üstümdekiler benimkini zinhar!
Ben herkesi eleştireyim ama kimse beni eleştirmesin!
En son sözü ben söyleyeyim! E, karşıdaki de aynı arzu içerisinde, ne olacak şimdi? Hiç. Bizi ilgilendirmez!

* * *

Biri birinden şikáyet ederken bir dikkat edin, tam da kendini tarif ediyordur aslında. Ama işte ‘A, sen de böylesin’ demez çıkıp da kimse. Diyen ‘ukala’, ‘terbiyesiz’, ‘dangalak’ olur. Ama onu başka bir yerde başka birine anlatıp durmanızda bir mani yoktur. Zaten o esnada başka biri de sizi, benzer sebeplerle gıyabınızda eleştiriyordur.

* * *

Biz mesela...

Yani eline kalem alanlar...

‘İnsanlar’ diye lafa başlıyoruz. Ya da ‘Türkler’ veya ‘Erkekler’ veya ‘Kadınlar’ ya da ‘İktidar’, şu, bu... Bunlar hakkında nereden varıyoruz bunca kanıya? O tespitler nereden çıkıyor zannediyorsunuz?

Kendimizden tabii ki. Ama biz de herkes gibi sütten çıkmış ak kaşık olduğumuz iddiasındayız, onun için kimseye çaktırmıyoruz durumu. Her birimiz gözlem üstadıyız güya. Halbuki bir tek kendimize bakmamız yetiyor.

* * *

Hani ‘Herkes kapısının önünü süpürse şehir tertemiz olur’ geyiği vardır ya... Onun gibi bu da işte! Ama hiç niyetimiz yok. Bize sorarsanız bizim değil karşımızdakinin kendine gelmesi gerekiyor! Daima. Dünya var oldukça biz birilerine, birileri de bize kızacak. Kimse dönüp kendine bakmayacak. Atalarımız ‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır’ falan da demişler ama hiçbirimizin tındığı yok maşallah!

Pakize suda

Mesajda: Eylül 27, 2006, 10:52:39 ÖÖ
ÇOCUĞUNUZ var mı?


Ama öyle bir yaşta olmalı ki mutluluğun burnunuzun dibinde olduğunu gösterebilmeli size. Bir yaşında olmalı mesela.


Yoksa çocukların ileriki yaşlarda zaman zaman insanı nasıl canından bezdirdiğini hepimiz biliriz. Bizim de bezdirdiğimiz çok oldu zamanında.


Nil Tunçali bir mail göndermiş. 13 aylık kız çocuğu olan bir okurum kendisi.


"Sıkıntılı günlerin yaşandığı ülkemizde pozitif düşünceye ihtiyaç olduğunu düşünerek sizinle aşağıdaki yazımı paylaşmak istedim" diyor.


Ben de sizinle paylaşmak istedim.






Kızım 13 aylık. Evin içinde pıtır pıtır yürüyor. Düşüyor, kalkıyor, yine düşüyor, hiç bıkmadan deniyor.


Onu seyretmekten çok büyük bir keyif alıyoruz.


Kendi başına yürüdüğü için çok mutlu oluyor. Sevinç çığlıkları atarak yanımdan geçiyor. Canı isterse duruyor, sarılıyor, kendini sevdiriyor.


Mutlu olması için büyük olaylar olmasına gerek yok. Kendi başardıkları onu mutlu etmeye yetiyor.


Ne güzel!


Keşke hep böyle kalsa.


Ama zaman geçtikçe, büyüdükçe mutlu olmak için gerekli olan nedenler artacak.


Hangimiz yürüyebildiğimiz için hálá sevinç çığlıkları atıyoruz ki?


Bu mutluluğu hissedebilmek için önce uzun bir süre yürüme yeteneğimizi kaybetmemiz lazım ki...


Bir yaşında yemeği avuçlarıyla yiyebilir insan...


Zevkle domates sosunu ağzına yüzüne bulaştırabilir.


Keyifle yemek yerken ne etrafın nasıl battığı önemlidir, ne de ellerin yapış yapış olması...


Bayılıyorum kızımı keyifle yemek yerken seyretmeye.


Yemek, kaşığın üzerinde durmamakta ısrar mı ediyor, sorun değil! Hemen kaşık bırakılır ve ellere geçilir. Hem de zevkle kendi başına yemenin verdiği mutlulukla.


Bir yaşında olmak ne güzel!


Yolda hiç tanımadığın birisine gülümseyebilirsin... Kim ne düşünür, ne der endişesi olmadan gidip birisine saçını okşatabilirsin... Elindeki oyuncağı tanımadığın birisine uzatıp sana baktı, güldü diye mutlu olabilirsin...


Çoraplarını kendi giymeye çalışıyor kızım. Giymese bile parmaklarına geçirmeyi başarınca çok seviniyor.


Ayakkabılarını yine ayak parmaklarına takıyor ve gülümsüyor.


Onu seyretmek müthiş!


Nelerden mutlu olduğunu görmek insana yaşama sevinci veriyor.


Onu mutlu etmek için odadan kısa süreliğine çıkıp tekrar girmek yetiyor. Alkışlıyor sevinçle...


"Annem geldi yine" diye.


Mutlu oluyor dişlerini fırçalıyor diye...


Banyo yapıyor diye...


Yemek yiyor diye...


Yürüyor diye...


Ne güzel bir yaşında olmak!


Ne kadar kolay mutlu olmak!


PAKİZE SUDA




Mesajda: Kasım 16, 2006, 10:35:49 ÖÖ
O TÜRKÜLER YALAN

ŞARKILARA, türkülere bakarsanız büyük sevdalar yaşanır Doğu’da.


Düşünün şöyle bir o yörenin türkülerini...


Hemen hepsinde yanan, kavrulan erkekler vardır.


Bizim, buralarda hiçbir erkekten duyamayacağımız "damardan" ilanı aşk sözleri...


Fakat kıyısından köşesinden biz de faydalanırız neyse ki. Onların o buram buram aşk, özlem kokan şarkılarını, türkülerini kıtkelám sevgililerimizin bize söylediğini farz edip hislendiğimiz çok olmuştur.


Oraların müziğinden hiç hoşlanmayanların bile ömründe hiç olmazsa bir kere, mesela çok aşık olduğu bir dönemde, o şarkıları dinleyip iç çekmişliği vardır.


Bilmem dikkatinizi çekti mi, zalimdir o şarkılarda kadınlar...


Vicdansızdır...


Ya erkeğin aşkına karşılık vermemişlerdir, ya bırakıp gitmişlerdir, ya başka yar bulmuşlardır falan... Ve erkek almıştır sazı eline...


Sürünmekte, yanmakta, ölüp gitmektedir artık.


Söz konusu şarkıların, türkülerin, bütün kadınların içinin yağlarını eriten bir yanı vardır yani. Bizim yapamadığımızı hiç olmazsa oralardaki hemcinslerimizin beceriyor olması fena mıdır?


---


Fakat...


Bilmiyorum gerçekte o özgürce seven, sevilen; erkeği peşinde süründüren kadınları gören var mı?


Ha bire öldürülen kadınları görüyoruz daha ziyade.


Erkeklerin elindeyse saz yerine silah.


Öldürülüyor kadınlar.


Sevdi diye... Sevmedi diye...


Ayrılmak istedi diye...


Evlenmek istedi diye...


Evlenmek istemedi diye...


Doğurdu diye... Doğuramadı diye...


Oğlan değil kız doğurdu diye...


"O türküler yalan!" diye bağırmak geliyor insanın içinden. "Hadi be! Hayatlar sevdalarla değil, cehaletle, vahşetle örülü" diye...


"Gözünü kırpmadan kardeşini, karısını, kızını, annesini öldürebilen adamın yüreğinde sevda ne gezer" diye bağırmak...


Hadi töre denen illeti bir yana bırakalım, kim dövüyor kadını en çok?


Sahi, bu ne yaman çelişkidir?


Bundan sonra kimse türküler yakmasın sözde sevdiğinin kaşına gözüne!


Üç gün sonra analar ağıt yakacaksa eğer...


Kandırmasınlar bizi!

PAKİZE SUDA
Başlık: Yeşil sizi çok açıyor
Gönderen: Ares - Mart 08, 2007, 07
"KADINLARA işyeri tacizi"nde Avrupa üçüncüsüymüşüz.

Nasıl tespit ettiler bilmiyorum ama mahkeme kayıtlarına bakarak değil herhalde. Hani, kaç tane işyeri tacizi davası görülmüş, görülmekte...

Veya kaç kişi taciz yüzünden işten ayrılmış, kovulmuş falan... Buna da bakmamış olduklarını tahmin ediyorum.

Aksi halde, "Türkiye'de işyeri tacizi yoktur" denecek kadar düşük çıkardı oran.

Çünkü Türkiye'de tacizden şikáyetçi olan yok pek. Gizli kalıyor dolayısıyla.

Ya rezil olmaktan korkuyoruz...

Ki sahiden de tacizde bulunan değil, tacize uğrayan suçlanıyor daha ziyade. Hani şu meşhur "dişi köpeğin kuyruk sallaması" hadisesi...

Ya tacizin tarifini bilmiyoruz tam olarak. Kapsamını dar tutuyoruz.

Neler tacizden sayılır...

"Yeşil sizi çok açıyor Nihal Hanım" da taciz midir mesela?

Yeşille sınırlı kalsa neyse de, adam her sabah renk farkı gözetmeksizin "sebatkár iltifatkár" olarak çıkıyorsa karşınıza, bu da bir tacizdir benim için.

Fakat kadınların çoğu için tecavüz yoksa taciz de yok sayılıyor.

Ya da taciz bir miktar hoşumuza gidiyor. "Güzel kadın taciz edilir" diye bir kanaat oluşmuş kadın kısmında. Tacizcisi ne kadar çoksa, kendini o kadar ayrıcalıklı hisseden kadınlar bile vardır belki işyerlerinde.

Diyeceğim, o veya bu sebeple tacizi yok saydığımız içindir ki Avrupa üçüncüsü çıkıyoruz.

Cesareti kırılmıyor tacizcinin.

Korkmuyor, çekinmiyor, utanmıyor.

Ayıplayanı bile yok ki niye utansın?

İyi bir şey yaptığını düşünüyor bile olabilir.

Öyle ya... Fena mıdır bir kadın için erkeğin ilgisi?

O ilgiyi bulamayacak yaşları da gelecektir elbet!

Onun için tacizcisinin kıymetini bilmelidir kadın!

Ortalıkta, "Kadının ne istediğini bilen erkek" edasıyla dolaşan tacizciler bile vardır belki.

* * *

Böyle yuvarlanıp gidiyoruz netice olarak.

Ha, tacizden çok büyük rahatsızlık duyduğumuz da oluyor elbet.

Ne zaman?

Bizim dışımızda, başkaları arasında geliştiğinde.

Kadınlar nedense çok sinirleniyorlar işyerindeki başka kadınların tacize uğramasına. Diğer felaketlerden farkı bu belki de tacizin. Başına tebelleş olduğu kişiden ziyade etrafındakileri rahatsız etmesi. Hani bazı kadınların "Ben dururken..." diye düşündüğüne bile inanası geliyor insanın.

Son olarak...

İşyeri tacizi beslenip büyütülüyor.

Bazen kışkırtılarak, bazen izin verilerek, bazen katlanılarak...

Hatta zaman zaman çalışanlar arasındaki var olma mücadelesinde, silahlardan biri olarak hüküm sürdüğüne inanıyorum tacizin.

Kimse atıp tutmasın, şurada kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.

MIŞ-MUŞ

Boşanmada söz kadınınmış.Allah son gürlüğü veriyor demek.

Siyasette vaat sezonu açılmış.Biz tecrübeli seçmenler olarak o vaatleri indirim sezonuna sokmayı biliriz.

Şebnem Schaefer, DYP'ye katılmış.Annesi?
Başlık: Bir Kadının Günlüğü
Gönderen: Yönetim3 - Ağustos 16, 2007, 11
Biriyle tanıştım .

Çok hoş .
Galiba o da benden hoşlandı .
Bakışlarından anladım .
Hem hoşlanmasa neden telefonumu istesin ?


Acaba arayacak mı ?
Aslında ben de onu ararsam olur ama çok hevesli olduğumu anlamasın .

Aradı .
Sesini duyunca çok heyecanlandım .
Saçma sapan konuştum .
Sanki beklemediğim bir telefondu .
Ya aptal olduğumu düşünüp bir daha aramazsa .

Her an aklımda .
Çok yakışıklı .
Saçlarının önü dökük .
Tam beğendiğim gibi .

Nihayet tekrar aradı .
Akşam buluşuyoruz .
Heyecandan ölüyorum .

Ne giyeceğim ben şimdi ?
Çok güzel olmalıyım .
Vurulmalı .

Kahretsin , saçım hiç güzel olmadı .

Harikaydı .
Gözleri çok güzel .
Çok da güzel bakıyor .

Galiba , aşık oluyorum .
Adını duyduğumda bile avuçlarım terliyor .

Bugün elimi tuttu .
Ölüyorum zannettim .

Aşığım .
Kesinlikle .
O da bana .
Eminim .

Sanki birbirimiz için yaratılmışız .

Ten uyumu dedikleri bu olmalı .
Ya ona hiç rastlamasaydım .

ıki dakikada bir telefonu kontrol ediyorum .
Mesaj var mı diye .

Gelen mesajları alt alta yazsam , harika bir aşk şiiri çıkar ortaya .
Tabii benim gönderdiklerimden de .

Çok iyi anlaşıyoruz .
Onun sevdiği her şeyi seviyorum .

Müthiş biri .
Beni çok seviyor .

Her an beni düşündüğünü söylüyor .
Ben de onu .

Ona çok güveniyorum .

Onun dışında başka şeylerle uğraşmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum .
Her an yanında olmak istiyorum .

Arkadaşlarımı atlatıp onunla buluştum .

Her şeyi biliyor .
Hayranım .

* * *

Bugün arkadaşlarıyla maç seyredeceklermiş .
Bozuldum .
Maç benden önemli mi ?

Eski sevgilisi nasıl biriydi acaba ?

Bugün sadece 6 defa aradı .
Oysa dün 8 defa aramıştı .
Allah'ım çok mutsuzum .

Çok mutluyum .

Çok mutsuzum .

Acaba benden öncekilere de aynı şeyleri söylüyor muydu ?

Onu çok seviyorum , ama o benimle yeterince ilgilenmiyor .
Saçlarımın ucunu 1 cm. kestirdiğimi fark etmedi .
Çok mutsuzum .

Beraberken televizyon seyrediyor .
Eskiden sadece gözlerime bakardı .

Beni aldatıyor olabilir mi ?

Harika bir gün geçirdik .
Birbirimizi çok seviyoruz .

Gece yatınca düşündüm de , akşam yemekte bir an arka masadaki kıza baktı
galiba .

Saçlarımın rengini bir ton daha açmalıyım .

Evet .
Artık eminim .
Beni sevmiyor .
Saçımın rengini açtığımı anlamadı ,
'' Sen makyajını mı değiştirdin ? '' dedi .

Ölsün istiyorum .

Hayır .
Önce ben öleyim , o da vicdan azabından ölsün .

Beni aldatıyor .
Kesinlikle .
Gerçi elimde hiçbir ipucu yok ama , eminim .
Hem neden aldatmasın ?
Erkek değil mi ?

Çok mutluyum .
şüphelerimde haksızmışım .
Uzun uzun beni ne kadar sevdiğini anlattı .
Ben de onu seviyorum .

Ben de onu aldatmalıyım .
Görür o gününü .

Sürekli dır dır ettiğimi söyledi .
Kıskançlığımdan bunalmış .
Çok mutsuzum .

Bugünden itibaren başka biri olacağım .

Beni zıvanadan çıkaran kendisi .
Sürekli başka şeylerle meşgul .
ışi , arkadaşları , maçlar , arabası , televizyon ...
O halde neden benimle birlikte ?

Ayrılmamız lazım .
Ondan nefret ediyorum .
Allah'ım ya beni terk ederse ?

ıki gündür beni sevdiğini söylemedi .
Başka birine aşık olmuş olabilir mi ?
Çok mutsuzum .

Bir kucak çiçekle geldi .
Beni çok seviyor .
Ben de onu .
Zaten ne yapıyorsam aşırı sevgiden yapıyorum .

Aşırı sevgimin bir faydasını görmemiş .
'' Beni normal sev '' dedi .
Ruhsuz .
Allah'ım ben bu adamı nasıl sevdim ?
Aşkın , '' a '' sından haberi yok .

* * *

Benim gibi bir kadına bu nasıl yapılır ?

Çok bencil .
Nasıl daha önce fark etmedim ?

Yıllarım ziyan oldu .
Bunun acısını çıkaracağım ondan .

Ona bir oyun edeceğim , hiç unutamayacak .

Allah 'ım , onu kaybetmek istemiyorum .

Kel kafalı , patlak gözlü ne olacak .

Beni bir gün bile mutlu edemedi .

Onu başkasına yar etmeyeceğim .

Dokunduğumda tüylerim diken diken oluyor .

Sinir şey .

Onu hiçbir zaman sevmedim zaten .

Terk ediyorum .
Kesin kararlıyım .

Hayır , terk etmiyorum .
Ona hayatı zindan edeceğim .

Yarın bütün yaptıklarını bir bir yüzüne haykıracağım .

Onu çok sevdim .
Bunu hiç anlamadı .

Duygusuz .

Sesini bile duymak istemiyorum .

Neden aramıyor acaba ?

ınanamıyorum .
Ortada hiçbir şey yokken benden ayrılmak istediğini söyledi .
Asla ayrılmam .
Onu çok sevdiğimi söyledim .
Öldürmek istiyorum .

Aşkımdan ölmeli , ayaklarıma kapanmalı .
Bu ilişki ancak o zaman bitebilir...

Pakize Suda
Başlık: Ynt: Pakize Suda Yazıları...
Gönderen: asli35 - Eylül 11, 2007, 03
Rakip - Kadın Diliyle Kadın - Pakize Suda



 Bütün kadınlar birbirlerini rakip olarak görürler. Birbirlerini kıskanmaları için aynı meslekten olmalarıyla da menfaatlerinin çatışması falan şart değildir. Ortalıkta kendilerinden başka kadınların da dolaşıyor olması, kıskanmaları için yeterli bir sebeptir. Yolu kadınların görev yaptığı bir yere, örneğin bir banka şubesine düşen bir kadın, gördüğü muameleden bunu şıp diye anlayabilir.



 Bütün kadınların mutlaka koşulacak şartları vardır. 'seninle evlenirim ama...', 'dediğini yaparım ama...' Nedense bütün aşk şiirleri, en duygulu şarkı sözleri hep erkekler tarafından yazılmıştır. Çok duygulu oldukları söylenen kadınların bu sırada ne yaptıkları merak konusudur. Bence kadınlar o sırada diğer kadınları incelemekle meşguldürler. 'ne giymiş, ne takmış, benden güzel mi? Vs Erkekler (eğer ruh hastası değillerse) eşlerini çok yakın arkadaşlarından, akrabalarından, yani olur olmaz herkesten kıskanmazlar. Oysa kadınlar, hiç ayrım yapmaksızın, ömür boyunca, istisnasız her dişiden kıskanırlar kocalarını. Kendisinden 30 yaş büyük bir kadınla, sırf parası için evlenen pek az erkek vardır. Buna karşılık etraf, babası, hatta dedesi yaşında, ama mutlaka zengin erkeklere aşık olan (!) kadınlarla doludur. Hiçbir kadın çalıştığı yerde üstünün kadın olmasını istemez. Vallahi bunu ben söylemiyorum, anketler öyle diyor. Erkekler kadınlardan ilgi, şefkat, sevgi dışında pek bir şey beklemezler. Kadınlara bunlar asla yetmez, ilave olarak iki bilezik, bir yüzük gerekir çoğu zaman. Gelin-kaynana çekişmesinin fıkralara geçtiği ilkemizde hiç damat-kayınpeder çekişmesine tanık oldunuz mu? 'Elti gemisi yürümez' diye bir söz vardır da neden bacanaklar için söylenmiş benzer bir laf yoktur? Evli kadınla ilişkiye giren çok az erkek vardır. Buna karşılık evli erkekle hiç düşünmeden ilişkiye giren kadın sayısı benim bildiğim, gördüğüm, duyduğum kadarıyla bir hayli kabarıktır. Erkekler bir araya geldiklerinde işten, politikadan, futboldan bahsederler genellikle. Kadınlar bir araya geldiğinde ise vay o anda orada olmayan diğer kadınların haline!



 Eşlerinden, 'yorgunum', 'Başım ağrıyor' bahanesiyle mümkün olduğunca kaçan kadınlar, ortaya ikinci bir kadın çıktığı zaman aniden kocalarını çok sevdiklerini (!) fark ederler. Kocası tarafından aldatılan kadınlar genellikle boşanmak yerine, bir çocuk daha yapmayı tercih ederler. Tersi durumda ise erkekler kadınlar kadar akıllı olmadıkları için bunu gurur meselesi yapar ve kadını hemen boşamaya kalkarlar.



 Kadınlar evde akşama kadar istedikleri gibi yaşarlar. Ne karışanları ne de görüşenleri vardır. Erkeklerin akşamdan akşama geldikleri evlerinde pek de özgür oldukları söylenemez. Kendilerine durmadan oraya oturmaması, sigarasının külüne dikkat etmesi, ayakkabısını çıkarması hatırlatılır. Kadınlar akşama kadar kocalarının bilgisi dışında istedikleri arkadaşlarını misafir ederler. Oysa hiçbir erkek karısından izin almadan eve bir erkek arkadaşını getiremez. Hatta izin alarak bile. Kadınlar her istediklerinde eşlerinden izin almadan annelerini ziyaret edebilirler. Erkekler ne haberli, ne habersiz, yanlarında eşleri olmadan asla annelerine uğrayamazlar. Kadınlar bütün ilişkilerinde hesap kitap içindedirler.



 Asla şeffaf değildirler. Hoşlanırlar, hoşlanmaz gibi davranırlar, isterler, istemez gibi yaparlar. Eşleriyle sorunlarını çözmede bedenlerini silah olarak kullananlar bile vardır. Vücutlarını göstermeye bayılırlar. Açık, dar, şeffaf, kısa giyerler. Sonra da 'neden bakıyorsunuz? diye sinirlenirler. Aslında amaçları baktırmaktır, ama bunu asla kabul etmezler. Özgürlükten, rahatlıktan, medeniyetten falan söz ederler. Nereden biliyorsun, derseniz ben de kadınım oradan biliyorum.



 NOT: istisnalar kaideyi bozmaz. (Bence de bunu okuyan bütün kadınlar kendini istisna olarak kabul edecektir.)



 Pakize SUDA
Başlık: Ynt: Pakize Suda Yazıları...
Gönderen: filiz_35 - Ağustos 09, 2009, 10
NEDEN BEKARIM HALA?

Birde demezler mi neden hala bekarsin diye?

Sanki asik olunacak adamlar siraya girmis bekliyorlar. Nerde bir

gozunuze gorunur gorunmez ayaginizi yerden kesecek adamlar..

Tabii ki yoklar.

Kimi yakisiksiz,

Kiminin cinsel tercihi sizinle ayni,

Kimi sizi begenmez,

Kimini sizin iciniz almaz,

Cogu ise uzak diyarlarda evli barkli,

Ortalik ucuzlugun son gunlerindeki magaza misali, iyiler secilmis.

O halde dusun partnersizlikten dogan mecburi asksiz yillari.

Geriye ne kalir?

Onca boyanma,

Onca giyinme,

Onca gozyasi,

Onca sitem,

Onca kiritma,

Onca hengame,

Iki senelik kalp carpintisi icin.

Ayol ne yapar ne eder; misal gunde uc-bes bardak fazla cay icer o

carpintiyi yaratirim ben.


Pakize Suda